Yola Şirk Koşmak

Birer Sisifos olmuş bedenlerimizi yola şirk koşarcasına umutsuzca itiyorduk.
22 August 2020 | 
Olimpik Koşu

Milyarlarca ışık yılı uzaktaki bir kara deliğin, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksiyi olanca bilimselliği ile yuttuğu o an içerisinde, bundan yine milyarlarca ışık yılı ötedeki başka bir galakside Serdar Ortaç’ın “yâr ayrı gayrın mı var (?)” şarkısı eşliğinde semerimizden boşanmışçasına koşuyorduk…

Normal zamanlarda “Bebeğim oldun,” “Evli, mutlu, çocuklu,” “Aşk kaç beden giyer (?)” gibi daha üretime dönük parçaların tercih edildiği spor salonunda, son yarım saatte çalınan şarkıların, ikili ilişkilerin bahsi geçen coşkun doğasındaki varoluşsal kırılganlıkları görece daha dramatik bir formda ele alış biçimleri müessesenin kapanış saatini muştular nitelikteydi.

Medeniyetin sağladığı tüm teknolojik imkânlar ile donatılmış koşu bandı üzerindeki beşinci dakikamdı ve ibre şimdiden bin metre yol kat ettiğimi işaret ediyordu. Yolu, en temel manada, karada, havada, suda bir yerden yere gitmek için aşılan mesafe olarak tanımladığımız noktada benim o an tuttuğum yol kesinlikle yol değildi ve bu şekilde hareket ederek bir yere varılamayacağını da içten içe hissetmekteydim.

Attığım her adımın, sonunda başladığı noktaya geri döndüğü bu kısır döngü içerisinde salon sorumlusu Ramazan Hoca da evrendeki varoluşunun ona biçtiği rol gereği boş durmamış, müziğin ritmini ve duygusal temasını bir seviye daha ileri taşıyarak hepimizi kendi duygusal ihtiraslarının birer nesnesi haline getirecek olan “Aldırma Gönül” şarkısında karar kılmıştı. 

Evrenin diğer köşesindeki yaşlı bir süper nova yıldızının moleküllerine ayrıldığı o esnada, biz bu defa son derece gerçek dışı bir biçimde Edip Akbayram eşliğinde koşmaktaydık ve evet hüznümüz gideceğimiz yoldan daha büyüktü…

Yolların gide gide bitmediği ve hatta varılacak bir yerin olmaması münasebetiyle gidilecek bir yolun da bu anlamda aslında mümkün olamayacağı bu uzamda, üzerimize çöken karamsarlığın da etkisiyle hepimiz koşu bandı üzerindeki birer Sisifos olmuş bedenlerimizi yola şirk koşarcasına umutsuzca itiyorduk.

Kardiyo modunda on beş dakika olarak programladığım koşu bandının periyodik olarak artan eğimi ile beraber başlangıçta bir söylenceden ibaret olan Sisifosluğum on ikinci dakikaya girerken dile gelmiş ve zamanın ötesine uzanan bir çığlık misali tekbir getirmeye başlamıştı.  

Gerçek ile mecaz olanın birbirine karıştığı, bilincimin görüş alanımın kıyısından başlayarak git gide bana ait olan bir şey olmaktan uzaklaşıp Edip ile adeta hemhal olduğu o anda, salonun hoparlörlerinden çıkan ses bile koşu bandının üzerindeki tek amacı olduğu yerde kalabilmek için var gücüyle koşmak olan benden daha kararlı görünüyordu.

Babam ve Oğlum filminin bir sahnesinde, başroldeki karakter olan Sadık’ın rakı muhabbeti esnasında çocukluk arkadaşına dediği gibi ben ne gidebilmiştim ne de kalabilmiştim. Koşu bandı üzerinde sonsuz bir şimdinin içerisinde alabildiğine sünüp giden bu araf durumunda asılı kalmış, ibret-i alem olsun diye sallanıp durmaktaydım sadece. Alem dediysem, şimdilik sadece spor salonuna girip çıkan ve has bel kader benim bulunduğum yöne başını çeviren birkaç okuyucudan öte bir kitle değildi bahsettiğim.

Aslında imkânım olsa, taksim meydanında dizerdim koşu bantlarının üzerine birkaç kişiyi basardım düğmesine, sonra ey ümmet! izleyin ulan derdim! İzleyin ve ibret alın! Bir sirk gösterisi tadında olurdu her şey, önce bir anons geçilir, ardından tüm taksi şoförleri ve mahalle esnafının protokolde yerlerini almasını müteakip mahşer yerine dönen meydanı hınca hınç dolduran halkımızın da iştirakiyle makineler çalıştırılır ve şu ana dek kişisel bir hezeyan durumundan ibaret olan koşan adamın açmazı temalı bu gövde gösterisi tüm kamusal alana böylece teşhir edilmiş olurdu.

Evrenin uzak bir köşesindeki gelişmekte olan bir uygarlığın, kendi yaşadığı gezegenin uydusuna bayrağını diktiği o an içerisinde, evrenin diğer köşesindeki bir başka gezegende bunları düşünürken adımlarım git gide yavaşlamaktaydı. Koşu bandından inip, yere ilk ayak bastığımda biraz da bacaklarımdaki uyuşukluğun etkisiyle bunun insanlık için küçük ama benim için büyük bir adım olduğu hissine kapıldım nedense. Bedenim ter içinde kalmıştı. Başımı kaldırdım, bu süre zarfında epeyce bir şey yazmış olduğumu fark ettim. Salonun içinde yankılanmakta olan Edip’in sesini kıstım, kendime bir kahve koydum, evin bir köşesinde duran, artık askılık vazifesi gören koşu bandının üzerindeki kurumuş çamaşırları topladım ve dergiye göndereceğim bir sonraki yazıda bununla ilgili bir şeyler yazabileceğimi düşünerek koşmaya başladım…

Bu bir reklam olabilirdi.

Reklam vermek için hemen iletişime geçin.

Bunlar da ilginizi çekebilir.

İzlanda Müziği

İzlanda Müziği

Zaman içinde İzlanda’dan çıkan müziği daha da tanıdıkça ve belli yapımlarda dinleme şansını yakaladıkça, aralarından bazı bestecilerin müziğine kendimizi daha yakın hissedebiliriz.
Gerçeklik Hayli Karmaşıktır

Gerçeklik Hayli Karmaşıktır

Tarihsel anlamda başlangıç olgusu kronolojik anlamda geride bıraktığımız bir olay olmaktan çok, güncel tarihin, şimdinin ve geleceğin içinde yaşamakta olan bir nüve olarak karşımıza çıkıyor.

Pin It on Pinterest