Yemek Aşkı

Canımın çok sıkıldığını, hiçbir uğraşımın olmadığını ve hatta işsiz güçsüz bir adam olduğumu düşüneniniz varsa teessüflerimi sunarım.
22 August 2020 | 

“Benim yaptığım, sizin ancak yarıya kadar götürmeyi göze alabildiğiniz şeyleri kendi hayatımda aşırıya vardırmaktan başka bir şey değildir. Üstelik sizler ödlekliğinizi ölçülü davranış sayarak kendi kendinizi aldatıp avunuyorsunuz. Bu duruma göre, ben sizden daha canlı bir insan olmuyor muyum?”

Bazen günlerce aynı  noktaya bakabiliyorum sevgili okuyucu. Gözümü dahi kırpmadan o kadar güzel aynı noktaya bakabiliyorum ki, inanır mısınız bilmem ama bu denli başarılı şekilde saatlerce aynı noktaya bakabilmeme hiç tevazu göstermeden yaptığım şeye duyduğum hayranlık ile bir o kadar daha bakıyorum. Bu günlerde canım çok sıkılıyor ve benim can sıkıntımı alan en eğlenceli şey sabit bir şekilde duvara bakmak. Size yalan söylemeyeceğim bir de jelibon! Ama duvara bakmanın yeri nezdimde ayrıdır. Hele duvar, standart sedefli su bazlı boyayla değil de duvar kağıdı ile süslendiyse değmeyin keyfime. Adeta coşuyorum. Günlerce bakabilecek kadar seviyorum o zamanlar bu işi.

Canımın çok sıkıldığını, hiçbir uğraşımın olmadığını ve hatta işsiz güçsüz bir adam olduğumu düşüneniz varsa teessüflerimi sunarım. Üstelik bunu o kadar iyi yaparım ki tek özelliğimin bir duvara sıkılmadan saatlerce bakabilmek olduğunu düşünen peşin fikirli sizler yanıldığınızı bir çırpıda anlar, “Çocuğun günahını aldık.” diyerekten benden nasıl özür dileyeceğinizi şaşırırsınız. İşte bu yazı bu savunmayla ilgili. Zira ne derler bilirsiniz, içinde aşk kıvılcımı olan bir insanın duyduğu aşkın ötesini berisini hesaplaması gerekir; bu noktada bireyin arzularının peşinden koşarken doğru mu yoksa eğri mi ve tüm bu mücadele içerisinde iyi bir insan olarak mı yoksa kötü bir insan olarak mı davrandığıdır geriye kalan. Diyebilirim ki sevgili okuyucu; bu yazı belki de hayatımın en varoşsal savunmasıyla ilgili bu anlamda. Tabii ilahi jelibonları ve belki de çikolata kaplı fındıkları da unutmamak lazım.

Duvardan gözümü ayırıyorum, pek yaptığım şey değil halbuki ama beni buna siz mecbur ettiniz. Baktığım duvar ve odanın devamı hayatımın dönemsel olarak bir izdüşümü esasında. Her bir parçası hayatımın belli dönemlerinde giriştiğim mücadeleleri, bu mücadelelere girmeme vesile olan aşkları anlatıyor. Gözüme ilk kertede çarpanlar; duvarımda asılı duran bisikletim – tekerleri hiç toprak görmemiş gıcır gıcır, o anda gittiğim mesafelerin bisikletle ulaşılamayacak kadar uzun, havaların ise bisiklete binilemeyecek derecede sıcak veya soğuk olduğu aklıma geliyor, seneler önce aldığım ama asla kullanmadığım bisikletim bir medeniyet biçimi olarak üzerimden gölgesini asla eksik etmiyor, bu medeni çabanın fiiliyatta henüz tezahür edememiş olması, işin peşini bıraktığım anlamına gelmiyor. Ardından, bisikletin hemen altında 3 ayaklı gitar kaidesinde duran elektro gitarıma gözüm ilişiyor – üstteki iki teli kopmuş- parmaklarım gitar çalmak için yeterince uzun ve ince değil, sanırım Türkiye topraklarından çıkacak yegane Slash’in eğer yeterince çalışsaydım belki de varisi olacağım ihtimali de bu aşamada gerçek dışı, zira anatomim bu iş için uygun değil gördüğünüz üzere. Şifonyerin üstünde duran yoyolara bakıyorum. Yoyoların ipleri karışmış, kimisi ise iki parçaya ayrılmış yoyoların iplerinin parmağımdan çok zor geçiyor oluşu ve yoyoyu yere doğru attığım zaman hemen elime gelmesi pek ala neden  TED konuşması yapabilecek kadar ünlü bir yoyocu olmadığımın makul açıklamaları. Yoyo sevdam ile neden daha sık ilgilenmediğimin açıklaması bu sevgili okuyucu. Karşı duvarda asılı duran natürmort tabloya bakıyorum.  Yaptığım ilk ve tek tablo olması sebebi ile bu estetik yoksunu tabloyu halen en mahremimde, yani odamda saklıyorum. Küçükken Bob Ross eşliğinde başladığım resim kariyerim aklıma geliyor. Bob Ross güzelim manzara resmine bir spatula dolusu kahve rengi boyayı boca edip; “Belki de burada sevimli bir ağaç vardır.” dedikten hemen sonra “işte şimdi sıçtın koca yürekli adam o resim daha da adam olmaz, siksen o boya balçığından ağaç çıkartamazsın”  diye içinden geçiren bir tek ben değilimdir umarım, zira küçüklüğümde bu denli art niyetli bir şerefsiz evladı olduğum gerçeği ile yaşayamam. Sözün özü Bob Ross’un hızına yetişemeyen ve karşısındaki adam bir şovale kullanarak yağlı boya yaparken, benim ilkokul resim defterine sulu boya çalıştığımı düşünürseniz, pekâlâ duvarımdaki tablonun neden bu kadar çirkin resim kariyerimin ise bu denli kısa olduğunu anlayabilirsiniz. O halde en elegant hobim olan resme de verdiğim uzun soluklu ara için beni mazur görebilirisiniz. Gördüğünüz üzere oldukça yoğun ve sevgi dolu bir adamım ben, pekâlâ duvara bakmam şu hayatta yapabileceğim yegane eğlenme biçimi veya duyduğum arzu değil, o sebeple rica ediyorum bu bahsi kapayalım.

Duvara bakma eylemine verdiğim kısa ara karnımı acıktırıyor. Şunu da bu noktada açıklığa kavuşturmak gerekir, oral fiksasyonumu tamamladığım çocukluk döneminden, ergenliğime, oradan ise olgunluğuma değin geçen sürede en kesintisiz hobim ve bu süreklilik içerisinde kara sevdam yemek olmuştur. Yemek için ne derler bilirisiniz; yemek yemek için yaşama, yaşamak için ye. Hadi oradan! Bir insanın hobisinin ve benim açımdan aşkımın yemek olmasını pek çokları yadırgıyor. Kapital düzenin bu dayatmasına ne çokları da kanıyor hemen. Soruyorum size sevgili okuyucu, Da Vinci, Mona Lisa’yı resmederken ne düşünüyordu? Vücut kitle indeksi dünya ortalamasının üstünde olan şu hanımefendiyi resmetmeliyim mi diye düşünüyordu – kaldı ki ortalama vücut kitle indeksi kaçtı acaba o zamanlar? – yoksa aman Allah’ım bu güzellik sonsuzlaştırılmalı mı diyordu?  Şunu söyleyebilirsiniz; “Aman efendim, bunun yemekle ne ilgisi var, laf ebeliği yapıyorsunuz resmen, rica ediyorum lakırdıyı keselim.”  Ama soruyorum size sayın okuyan, Mona Lisa’nın o tombul siluetinin sırrı nedir? Alkali beslenme veya basit karbonhidrattan kaçınmamak olmasa gerek. O zaman Mona Lisa’nın da tam bir yemek sevdalısı olduğu gerçeğini kabul ederek yolumuza devam edebiliriz. Sözün özü sevgili okuyucu, yemek yemenin sadece yaşamsal bir iç güdü ile yapılabileceğini savunmak en basit anlamı ile koca bir gastronomi bilimine hakaret olduğu kadar mevcut düzenin de çarkları arasında ezilmek demektir, tabi bu anlamda aşırıya varacak olursak, kontrast oluşturması açısından, yamyamlığı dahi olumlamak demektir, zira merakımı mazur görün ama sadece yaşamını devam ettirmek için yemek yiyen birisini sırf aç kaldı diye işi yamyamlığa vardırırsa bunu nasıl yanlış bulabilirisiniz? İşte ben bu noktada çok rahatım, yemek yemeye duyduğum sevgi ve işin estetize boyutuna olan özenim sayesinde ben sırf hayatta kalabilmek adına yamyamlaşan biri asla olmayacağım. Vücut kitle indeksine gösterilen hassasiyeti bir erdem ve beni de bir günahkâr olarak addedebileceklere isyanımdır.

Doğruluyorum saatime bakıyorum. Şampiyonların kahvaltısı olarak adlandırdığım kahvaltımı yapalı 2 saat kadar olmuş. Kahvaltım sıkma portakal suyu eşliğinde başlayıp sahanda yumurta yanında kızartılmış sosisleri yemem ve içim kıyıldı dün sipariş ettiğim hamburgerler soğuk yenince acaba nasıl oluyor meraklanmam ile son buluyor. Dün akşamdan kalan hamburgerlerin sebebi sanırım yine bir promosyona kanmış olmam. Bu arada bir alana bir adet de müesseseden bedava minvalindeki bir promosyon çekilmez bir şey. Bir şey yemek isteyen birine, bir tane daha verelim Allah’ ını seversen demek, bana sorarsanız küstahlıktır. Bu promosyon teşebbüsü ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. Bu kampanyanın yetkinliğine inanırım diğer yandan, ne zaman birisi bana “Büyük boy istemez misiniz? Peki ya şunumuzu denediniz mi? Efendim onu bunun geçin de peki ya size bir adet de bedavadan versek şahane olmaz mı?” diye sorsa; muhakkak derim, bittabi derim, neden olmasın derim, sorduğunuz kabahat azizim duymamış olayım derim. Ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da bu promosyon saçmalıkları değil, ne bileyim belki de bir kolonyalı mendil vermektir siparişimin yanında, ama şöyle adam akıllı bir şey, sabunlu saçmalıklardan değil! Giriştiğim efor ve yemek hobime verdiğim bu uzun ara neden şekerimin düştüğünün en bilimsel cevabı.

Mutfağa yöneliyorum, benim için ne denli faydalı bir protein kaynağını olduğunu düşünerek bonfilemi kızartmaya başlıyorum.  Tavada kızan yağ, etin değmesi ile fayansa sıçrıyor, kirlenmiş fayansa gözüm ilişiyor. O sırada aklımda, havadan daha ağır olmasına rağmen bir marshmallow edası ile asılı kalıp adeta süzülen şu sözler geliyor, “Ne ben herhangi birine benziyordum, ne de herhangi biri bana benziyordu. Ben tek başınaydım, onlarsa hep birlikteler” Derin düşüncelere dalıyorum. Fayansa bakmaya başlıyorum. Bu arada bir fayansa ne kadar uzun ve sıkılmadan bakabildiğimden bahsetmiş miydim size, sevgili okuyucu?

Savunmam veya evimin alt katından notlar.

Bu bir reklam olabilirdi.

Reklam vermek için hemen iletişime geçin.

Bunlar da ilginizi çekebilir.

İzlanda Müziği

İzlanda Müziği

Zaman içinde İzlanda’dan çıkan müziği daha da tanıdıkça ve belli yapımlarda dinleme şansını yakaladıkça, aralarından bazı bestecilerin müziğine kendimizi daha yakın hissedebiliriz.
Gerçeklik Hayli Karmaşıktır

Gerçeklik Hayli Karmaşıktır

Tarihsel anlamda başlangıç olgusu kronolojik anlamda geride bıraktığımız bir olay olmaktan çok, güncel tarihin, şimdinin ve geleceğin içinde yaşamakta olan bir nüve olarak karşımıza çıkıyor.

Pin It on Pinterest